Motto: “Kuday jarılgasın, Kıdır esirgesin (Tanrı yardım etsin, Hızır esirgesin)”
Kıdır Ata ihtiyar veya çocuk olabilir. Kuş veya çeşitli hayvanlara benzeyebilir, şekillerine girebilir. Genellikle anlatmalarda, ak sakallı, ak sakallı ihtiyar şeklinde adlandırma yer alıyor. Göz açıp kapayıncaya kadar varmak istediği yere varır, aniden gelip işini bitirince de aniden kaybolabilir hatta su üstünde batmadan durup, gezebilir.
Kut veren ve kutlu kılabilen güçte olan bir ilahi kaynaklı varlıktır. Türkistan sahasında ortak adı Kıdır olarak bilinmektedir. Altay, Kazak ve Kırgız Türkçesinde de “kıdıruv” kelimesi gezmek, seyahat etmek anlamına geliyor.
Türk halk inançlarında, mit ve efsanelerinde; Ak-Koca, Kök-Koca, Ak Sakallı Gök Koca, Altın Sakallı Ay Koca, Ayaz Ata, Muz Ata, Ak Sarıklı gibi adlarla anılan ve ilahî bir kaynağa dayanan, çocuğu olmayanlara çocuk bahşeden, doğan çocuğa ad koyan, yardımcı olan, çiftçilere bol mahsul veren, kısmet açan, yol gösteren olağanüstü işlev, görünüm ve davranışlara sahip bu şahsiyetler önemli bir yer tutmaktadır.
Söz konusu inançlar bağlamında Hızır, “bütün ümit ve imkânların tükendiği, çarelerin bulanamadığı durumlarda çağrılan veya aniden ortaya çıkan bir kurtarıcı” olarak karşımıza çıkıyor.
Hızır diye adlandırdığımız karakter, İslamiyet önce ve sonrası, halk edebiyatında sık sık karşımıza çıkar. Türkçede Hızır ve Hıdır ve Uygurca ise Hızır biçiminde kabul edilip kullanılan kelimenin kökünün Arapça olduğu bilinmektedir ve ilgili kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde kullanılmaktadır. Arapçada yeşillik anlamında olan bu kelimenin asıl anlamı unutulmuş olup her zaman yeşil olan gibi anlamı her zaman hayatta kalmasına benzetilerek sonsuz hayata sembol olmuştur. Ayaz Ata abisinin aksine, Hıdır Ata, kış değil bahar getirirmiş. Bastığı yere çiçekler, yeşillikler açarmış.
Uygurlarda Türkiye’deki ve diğer bazı Türk boylarındaki gibi Hıdırellez günleri kutlanmaz. Ancak halk arasında Hızır’ın hâlâ yaşıyor olduğuna ve don değiştirerek istediği insanlar ile karşılaşacağına ilişkin inanışlar bulunmaktadır. Her insanın hayatında üç kere Hızır ile karşılaştığına ancak çoğu zaman Hızır’ı tanıyamadığı için ondan abıhayat suyu isteyip içmeyi, kendi isteklerini söylemeyi unutup fırsatı kaçırdığına inanılır. Bu nedenle Uygurlar aksakallı, nur yüzlü yaşlıları “Hızır sıfatlı” olarak tarif eder ve onlarla selamlaşmaya önem verir. Yine diğer bir inanışa göre Hızır’ın başparmağı kemiksiz ve daha uzun olurmuş ya da sağ eli altı parmaklı olurmuş. Onlar genelde sabah erkenden insanlarla karşılaşırmış, genellikle pazar yerlerinde dolaşırmış. Hızır olup olmadığını anlamak için, selamlaştığı zaman sağ elinin başparmağını biraz bükmek gerekiyormuş. Eğer parmağı söylendiği gibiyse hemen isteklerini Kıdır Ata ihtiyar veya çocuk olabilir. Kuş veya çeşitli hayvanlara benzeyebilir, şekillerine girebilir. Genellikle anlatmalarda, ak sakallı, ak sakallı ihtiyar şeklinde adlandırma yer alıyor. Göz açıp kapayıncaya kadar varmak istediği yere varır, aniden gelip işini bitirince de aniden kaybolabilir hatta su üstünde batmadan durup, gezebilir.
Kut veren ve kutlu kılabilen güçte olan bir ilahi kaynaklı varlıktır. Türkistan sahasında ortak adı Kıdır olarak bilinmektedir. Altay, Kazak ve Kırgız Türkçesinde de “kıdıruv” kelimesi gezmek, seyahat etmek anlamına geliyor.
Türk halk inançlarında, mit ve efsanelerinde; Ak-Koca, Kök-Koca, Ak Sakallı Gök Koca, Altın Sakallı Ay Koca, Ayaz Ata, Muz Ata, Ak Sarıklı gibi adlarla anılan ve ilahî bir kaynağa dayanan, çocuğu olmayanlara çocuk bahşeden, doğan çocuğa ad koyan, yardımcı olan, çiftçilere bol mahsul veren, kısmet açan, yol gösteren olağanüstü işlev, görünüm ve davranışlara sahip bu şahsiyetler önemli bir yer tutmaktadır.
Söz konusu inançlar bağlamında Hızır, “bütün ümit ve imkânların tükendiği, çarelerin bulanamadığı durumlarda çağrılan veya aniden ortaya çıkan bir kurtarıcı” olarak karşımıza çıkıyor.
Hızır diye adlandırdığımız karakter, İslamiyet önce ve sonrası, halk edebiyatında sık sık karşımıza çıkar. Türkçede Hızır ve Hıdır ve Uygurca ise Hızır biçiminde kabul edilip kullanılan kelimenin kökünün Arapça olduğu bilinmektedir ve ilgili kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde kullanılmaktadır. Arapçada yeşillik anlamında olan bu kelimenin asıl anlamı unutulmuş olup her zaman yeşil olan gibi anlamı her zaman hayatta kalmasına benzetilerek sonsuz hayata sembol olmuştur. Ayaz Ata abisinin aksine, Hıdır Ata, kış değil bahar getirirmiş. Bastığı yere çiçekler, yeşillikler açarmış.
Uygurlarda Türkiye’deki ve diğer bazı Türk boylarındaki gibi Hıdırellez günleri kutlanmaz. Ancak halk arasında Hızır’ın hâlâ yaşıyor olduğuna ve don değiştirerek istediği insanlar ile karşılaşacağına ilişkin inanışlar bulunmaktadır. Her insanın hayatında üç kere Hızır ile karşılaştığına ancak çoğu zaman Hızır’ı tanıyamadığı için ondan abıhayat suyu isteyip içmeyi, kendi isteklerini söylemeyi unutup fırsatı kaçırdığına inanılır. Bu nedenle Uygurlar aksakallı, nur yüzlü yaşlıları “Hızır sıfatlı” olarak tarif eder ve onlarla selamlaşmaya önem verir. Yine diğer bir inanışa göre Hızır’ın başparmağı kemiksiz ve daha uzun olurmuş ya da sağ eli altı parmaklı olurmuş. Onlar genelde sabah erkenden insanlarla karşılaşırmış, genellikle pazar yerlerinde dolaşırmış. Hızır olup olmadığını anlamak için, selamlaştığı zaman sağ elinin başparmağını biraz bükmek gerekiyormuş. Eğer parmağı söylendiği gibiyse hemen isteklerini yerine getiriyormuş.
Madem Ramazan ayındayız nostaljik bir çocukluk özlemi var ise sizlere Saim Sakaoğlu’nun kaleme aldığı bir masal da ekliyorum…
Hızır’ı Bulan Keloğlan Masalı
Bir varmış, bir yokmuş. Memleketin birinde bir padişah varmış. Bu padişah bir gün demiş ki:
“Hızır’ı bana kim bulup getirirse dünyalığını verip ahiretliğine karışmayacağım. Getirmezse cellât edeceğim.
Tellâllar çıkarmış, fakat kimse oralı olmuyor. O memlekette bir de yoksul bir Keloğlan varmış. Bu düşünmüş, taşınmış, padişaha gitmeye karar vermiş.
“Ne olursa olsun. Ben gidip karnımı doyuracağım, isterse assın.” Kalkıp padişahın huzuruna çıkmış.
“Padişahım, Hızır’ı ben bulacağım.” demiş. Bu Keloğlan’ın da bazı şartları varmış, onları da padişaha söylemiş:
“Beni kırk gün beslersiniz, ben kırk gün ibadet edeceğim. Bu kırk günün üzerine ben Hızır’ı sana tutup getireceğim.”
Padişah kırk gün bu adamın evine yemek gönderilmesini emreder.
Kırk gün bunun evine saraydan yemek gider, yer, içer keyfine bakar. Son gün başlar düşünmeye. Karısı ne düşündüğünü sorunca:
“Hanım, otuz dokuz gün oldu, yarın beni asmaya götürecekler. Ben ne Hızır’ı buldum ne de ibadet ettim.”
Hanımı ile helâlleşir. Sabah olur, muhafızlar kapıya dayanır:
“Haydi, Hızır’ı götüreceğiz Haydi.”
Bunu tutup götürdüler, ne Hızır var, ne de bir şey. Elini ayağını bağlayıp doğru padişahın huzuruna götürdüler. Padişahın kapısından içeri girerken bir de baktı ki taze bir delikanlı peşine takıldı. Keloğlan onun kim olduğunu bir türlü anlayamaz. Beraberce doğru padişahın huzuruna çıkarlar:
“Keloğlan hani sen bize Hızır’ı bulacaktın, niye bulamadın?”
“Padişahım, ben aç idim, beni kırk gün yedirdin. Allah sende razı olsun, Beni affet, ben karnımı doyurmak için mahsustan öyle dedim.”
“Sen koskoca padişahla oynuyorsun ha!” Padişah vezirlerini toplar:
“Buna ne çeşit bir ceza verelim?”
Baş vezir der ki: “Padişahım, müsaade edersen evvel keselim, sonra derisini yüzelim. Bu böyle ölsün, bir padişah oyalatmak nedir, anlasın.”
İkinci vezir de: “Bunu asalım.” diye cevap verir.
Üçüncü vezir: “Bence zindana atalım, aç susuz zindanda ölsün.” cevabını verir.
Padişah aynı şeyi dördüncü vezirine de sorar ve şu cevabı alır:
“Padişahım, bu bir Keloğlan’dır. Padişahların işi aftır. Bunu affedin. Bunu öldürüp de ne olacak, kanına dokunacaksınız da elinize ne geçecek?”
Dördüncü vezir böyle der demez, kenarda oturan delikanlı ayağa kalkıp padişaha der ki:
“Padişahım, müsaade ederseniz size bir şeyler söyleyeceğim. Senin birinci vezirinin aslı kasaptır, anasından öğrendin; o, vezir çocuğu değildir, kasap çocuğudur. İkinci vezirin de Sinsen çocuğudur; üçüncü vezirin ise zindancıdır. Senin esas vezirin dördüncü vezirindir. Bunu baş vezir yap, ötekileri at dışarıya. Ben de Hızır’ım.” der demez, o delikanlı kaybolur.
Padişah toplantıyı dağıttıktan sonra hemen vezirlerin analarını bulup sorar. Önce baş vezirin anasına der ki:
“Sen bu çocuğu nerden aldın?” “Hık mık…”
“Doğru söyle, yoksa seni öldüreceğim.”
“Ben doğruyu söyleyeyim de sen ne yaparsan yap. Ben bu çocuğu sarayın kasap başısından aldım, vezir oğlu değildir.”
İkinci vezirin anasına sorar, o da der ki: “Buraya bir Sinsen gelmişti, ondan almıştım.”
Üçüncü vezirin anası da zindancı başından aldığını söyler. Sıra dördüncü vezirin anasına gelir. Padişah sorar:
“Ya sen nerden aldın bu çocuğu?”
“Esas babasından aldım, kimseden aldığım yoktur.”
Padişah, dördüncü veziri baş vezir yapar, diğerlerini çıkarır, yerlerine başkalarını alır.
Kaynaklar:
Uygur Türklerinin Destan ve Halk Hikayelerinde Hızır Tipi – Ebru Kılıç
Uygur Halk masallarında Hızır Motifi- Zohre Abduvahit Erk

