İlmia Süleyman Kılıç & “Hiç Gitmeden Terk Edilen Kadınların Hikayesi”

0
125

Artık zaman değişti. Eskiden evlerin duvarları sıcaktı. Çaydanlığın sesi, çocuk kahkahaları, kapının anahtarla açılışıyla gelen huzur… Her şey daha anlamlıydı. Daha samimi. Daha “biz” gibiydi. Şimdi ise… evler hala dolu ama soğuk. Sofralar kurulu ama sessiz. İnsanlar yan yana ama yalnızlık gittikçe büyüyor.

Bazı adamlar var… Hala aynı çatının altında yaşıyorlar ama aslında çoktan gitmiş oluyorlar. Bedenleri evde, ruhları başka yerlerde.

Gün boyu dışarıda. Evlerine yalnızca bedenlerini getiriyorlar. Gözleri telefonda, kulakları sessizlikte. Kadın, yıllarını verdiği adamın bir “seni seviyorum” sözcüğüne hasret. Çocuklar kendi ekranlarında kaybolmuş. Ve o adam… sanal dünyada tanıdığı başka kadınlarla yazışıyor. Kimi zaman “Sadece konuşuyorum,” ”Onlar benim dostlarım” diyor. “Konuşmak iyi geliyor.”

Ama unuttuğu bir şey var. Yıllar önce aynı cümleleri karısına da söylemişti. “Sen beni anlıyorsun,” “Sen farklısın.” demişti.

Zamanla karısına yüklediği anlamı unuttu. Onu anlamaya çalışmak yerine ondan kaçmayı seçti. Evi değil, “ben hala önemliyim” diyebileceği sahte hayatları seçti. Ve o sahte hayranlıklar, ruhundaki boşluğu bir anlığına susturdu belki. Ama iyileştirmedi.

Çünkü kaçtığı aslında başka kadınlar değil, kendisiydi.

Ve ne yazık ki… sadece almak isteyen bir adam, sevmeyi bilmez. İlgi ister onay ister, beğenilmek ister. Ama karşılık vermeye gelince orada durur. Gerçek bağdan korkar çünkü. Derinlikten, sorumluluktan ürker. Kolay olanı ister: sorgusuz sualsiz hayranlık. Ve karşılığında hiçbir şey vermemek…

O adam, bir kadına değil, arzularına esir olmuştu; sürekli bir avın peşindeydi. Tenine sinmiş ucuz tutkuların kokusu, geçici kadınların izleriyle kirlenmişti bedeni; ama asıl kirlilik ruhundaydı. Hala farkında değil; yaptığı büyük hatanın kaç hayatı altüst ettiğini, dışarıdan taşıdığı nefsî arzularla yuvasını nasıl kirlettiğini bile idrak edemiyor, farkında değildi: Uçkurunun uğruna harcadığı o ömür, aslında kendinden kaçışının sessiz bir itirafıydı.

Geriye kim kalır?

Suskun bir kadın. İçinde büyüyen kırgınlıklarla, hayal kırıklarıyla, her gece yorganın altında ağlayan… Çocuklarının yanında dimdik durmaya çalışan ama içten içe çürüyen bir kadın. Eşi gitmedi belki ama ruhen çoktan terk etmiştir onu.

Ve sonra… o sessizlik, çocuklara bulaşır. Anneyle babanın göz göze gelmediği sofralarda otururlar. “Babam neden hep dışarıda?”, “Annem neden hiç konuşmuyor?” sorularını içlerine atarlar. Cevap yoktur. Sadece suskunluk. Ama çocuklar her şeyi fark eder. Hem de konuşmadan.

Bir gün kız çocuğu, babasının bütün yapısını anlamaya başlar. Anneye olan haksızlıkları da.  Oğul, annesini sessizce ağlarken yakalar. Ve o ev artık yuva değil, sessiz bir yabancılığa dönüşür.

O adam, hala başka kadınlardan onay bekliyordur. Hala egosunu besleyecek cümlelerin peşindedir. Ama fark etmez: en değerli olan, zaten hep yanındaydı. Ve o, onu görmedi bile.

Ta ki bir sabah… kadın uyanana kadar.

Artık yalnızca gözlerini değil, hayatını açar kadın. Ve kendisini seçmeye karar verir. Belki paramparçadır. Belki içi ölmüştür. Ama o küllerinden yeniden doğacaktır. Çünkü bazı kadınlar içten içe ölür… ama bir gün yürümeye başlar.. O kadın artık bekleyen değil, hayata, hayatın içinde en cesur şekilde, yürüyen biridir.

Ve çocuklar? Onlar büyür. Ama içlerinde sessiz bir boşlukla. Güvene mesafeli, sevgiye temkinli.

Çünkü bazı evler, dışarıdan bakınca hala bir “yuva” gibi görünür. Ama içinde… görünmez duvarlarla bölünmüş mezarlıklardır. İster istemez bütün aileyi gömer…

Bazen bir adam, hiç gitmeden bir kadını terk eder.
Ve bazen bir çocuk, tek kelime etmeden her şeyi anlar.

İşte o an…o an gelmesini beklemeyin beyler, toparlayın kendinizi…toparlayın yuvanızı, yeniden inşa edin evinizi…değerliyi, değer kılın.

0 Paylaşımlar
Önceki İçerikÖdül müzesine bir tane daha eklendi!
Sonraki İçerikTeknoloji ihracatının payı artıyor

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz